20 Kasım Perşembe, Son güncelleme 16.58

Hepimiz İzleniyoruz! Ben Bu Filmi Daha Önce Gördüm

1 Haziran 2005-1 Haziran 2008: değişen sadece yasa numaraları. Yargı kararı izlemeyi idari bir eylem olmaktan çıkarmaz, izleme faaliyetine karşı yargıya başvurulabilir. Reddi halinde etkili iç hukuk yolu olmadığı savıyla AİHM’e başvurulmalıdır.

BİA Haber Merkezi - İstanbul

4 Haziran 2008, Çarşamba

1 Haziran 2005 günü, Kemal Göktaş imzasıyla, Vatan gazetesinde yayımlanan Türkiye’yi Sarsacak Belge başlıklı haber, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) 8 Nisan-30 Mayıs 2005 arasında, Türkiye'de telekom hizmeti veren bütün şirketlerin telefon üzerinden gerçekleşen iletişimlerin dökümlerini elde etmek için hukuksal girişimde bulunduğunu, Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nin, Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan konuyla ilgili yapılan başvuruya onay verdiğini belirtiyordu.

Haberin yayımlanmasının hemen ardından dönemin Adalet Bakanı Cemil Çiçek, söz konusu izleme faaliyetlerinin anılan dönemde yürürlükte olan 4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanunu’na uygun yapıldığını ifade etmiş, "Hakim kararı olmadan böyle bir işlem yapılsaydı bu eleştirilebilirdi. Ama burada hakim kararı var" ifadelerini kullanmıştı.

Yine Çiçek “yasalara aykırı bir durum söz konusu değil[dir], telefonların dinlenmesi farklı, izlenmesi farklı[dır]” görüşünü dile getirmişti.

Aynı dönemde, üst düzey bir emniyet görevlisi 10 yılda sadece bir ay dinleme yapılmadığını belirtmiş, ‘Biz 10 yıldır 90’a yakın mahkeme kararıyla izleme uygulamasını sürdürüyorduk’ ifadelerini kullanmıştı.

Bu gelişmeler sonrasında gerekirse yeni yasal düzenleme yapılabileceği belirtilmiş ve nitekim izleyen dönemde 5397 sayılı Yasa çıkarılmıştı.

Deja vu...* 

Bundan tam 3 yıl sonra yine 1 Haziran günü, yine Kemal Göktaş, yine Vatan Gazetesi’nde yine “Türkiye’yi Sarsacak Belge” haberini yaptı.

Bu kez, Emniyet Genel Müdürlüğü izlemenin 5397 Yasayla verilen yetkiye uygun olarak hakim kararıyla yapıldığını, hukuka aykırı bir durum olmadığını söyledi. Yine aynı açıklamada, tıpkı 3 yıl önce olduğu gibi dinleme değil izleme yapıldığı şu şekilde ifade edildi: "Yasaların verdiği yetki çerçevesinde alınan yargı kararına başka anlamlar yükleyerek vatandaşlarımızın yanlış bilgilendirilmesine neden olacak şekilde yanıltıcı haberlerin düzeltilmesinin gerektiği, anılan mahkeme kararının kesinlikle dinleme faaliyetini kapsamadığı, kamuoyuna saygıyla duyurulur."

Adeta resmi tamamlamak için İçişleri Bakanı Beşir Atalay ise "Gelin bu vesileyle bütün sistemi gözden geçirelim" dedi.

Görüldüğü gibi, Türkiye’de telefonlar on yıllardır aralıksız izleniyor, on binlercesi dinleniyor. Bu nedenle aslında herkesin izlenmesinin Türkiye açısından pek de sarsıcı birhaber niteliği yok. Deniz Baykal’ın ''Telefon dinleme bakımından yeni bir düzenin Türkiye'de gerçekleştirilmiş olduğu ilk kez fark edilmiştir' […] 'Türkiye'de dinleme konusunda yeni, şaşırtıcı, hukuk dışı, olağanüstü kapsamlı, 70 milyona yönelik bir düzeninin olduğunun ilk kez ortaya çık[mıştır]'' ifadeleri de ana muhalefet partisinin temel hak ve özgürlüklere yapılan yaygın müdahalelere daha önce ne kadar duyarsız kaldığının göstergesidir.

Doğrudur, 5397 sayılı yasa telefon izlemeyi hem daha kolay hale getirmiş hem de daha fazlasıyla siyasi iktidarın keyfiyetine bırakmıştır. Nitekim biz 2006’da yeni çıkmış olan 5397 sayılı yasayla ilgili şunları söylemiştik.

“5397 sayılı yasa 4422 sayılı yasanın layıkıyla uygulanmaması nedeniyle söz konusu olan olumsuzlukları çok daha ağırlaştıracak bir şekilde düzenlenmiştir. 5397 sayılı yasanın kayıtların kamu hizmeti veren kuruluşlardan elde edilmesine ilişkin hükmü, yukarıda açıklanan gerekçelerle, uygulanmaya gerek olmaksızın Anayasa ve uluslararası sözleşmeleri ihlal edecek niteliktedir. 5397 sayılı Kanun’un izlemeye ilişkin hükümleri açısından aşağıda önerdiğimiz hukuk yollarına başvurma imkanı da yoktur. Bu durumda Kanun’un izlemeye ilişkin hükümleri aleyhine doğrudan AİHM’ye başvurulması mümkündür.”

Ama yasadan daha vahim olanı telefon izlemenin, siyasi iktidarlar, muhalefet, idare ve hatta yargı açısından olağan, içkin bir yetki olarak görülmesidir. Biz yine de Bakan Atalay’ın çağrısını ciddiye alarak, 3 yıl önceki izleme kararına karşı ileri sürdüğümüz görüşleri burada özetleme gereği duyuyoruz. İlgilenenler ayrıntılara anılan yazıdan ulaşabilirler.

Yargı kararı izlemeyi idari bir eylem olmaktan çıkarmaz, izleme faaliyetine karşı yargı yoluna başvurulabilir 

  • İzleme, dinlemeden daha sınırlı boyutta olmakla birlikte özel hayata müdahale niteliğindedir**
  • 5397 sayılı Yasa izlemenin hangi hallerde yapılacağına dair öngörülebilir kurallar içermemektedir.
  • Tüm ülkedeki konuşmaları izlemeye yönelik kararlar, Anayasa’da ve uluslararası insan hakları sözleşmelerinde öngörülen temel hak ve özgürlükleri sınırlandırma rejimine birçok açıdan aykırıdır.
  • Mevcut uygulama, hukuksal açıdan tüm bireyleri “mağdur” haline getirmiştir.
  • İzleme kararının yargıç onayından geçmesi, hak ihlalini ortadan kaldırmak için yeterli değildir.
  • Bilgi edinme, suç duyurusu, hâkimlerin sorumluluğu bu tür kararlardan kaynaklanan zararları gidermek için etkili hukuk yolu değildir.
  • Anayasa’nın 40. maddesine göre “Kişinin, resmî görevliler tarafından vâki haksız işlemler sonucu uğradığı zarar da, kanuna göre, Devletçe tazmin edilir.” Devlet yargı makamlarının insan haklarını ihlal eden kararları karşısında da etkili giderim yolları öngörmelidir.***
  • Arada hâkim kararı olması izleme-dinleme faaliyetini yargı faaliyeti haline getirmez. “Önleme amaçlı yapılan arama, izleme, dinleme faaliyetleri tam bir idari kolluk faaliyeti olup, Anayasa tarafından korunan temel hak ve hürriyetleri korumak amacıyla, hakim kararının varlığı şartına bağlanmıştır. Bir başka deyişle, hakim kararı koşuluna bağlama bu alanlarda idarenin keyfi hareket etmesini engellemeyi amaçlamaktadır. Ancak, unutulmaması gereken şudur; eğer böyle bir güvence olmasa, bu alanlarda hukuka aykırı olarak yapılacak idari faaliyetler daha sonra idari dava yoluyla ayrıntılı bir yargılama sürecinin konusu olabilecektir. Telefon dinleme vakalarında olduğu gibi idarenin tüm Türkiye’yi kapsayacak kararları mahkemelerden alıp, daha sonra bu kapsamda yapacakları faaliyetlere karşı devlete dava açılamayacağı kabul edilecek olursa, temel hakları güvenceye almak amacıyla getirilmiş olan hakim kararı şartı, tam tersine temel hak ve hürriyetleri onarılmaz bir şekilde zedelemeye başlayacaktır. Çünkü, idare tüm sorumluluğu kararı veren Mahkemeye devredecek, Mahkeme de yargılama faaliyetinde bulunduğu için devlete dava açılamayacak ve bu durumda hak ihlali muhatapsız kalacaktır. Gerek Adalet Bakanı’nın, gerekse yapılan suç duyurularını takipsizlik kararı ile sonuçlandıran Savcının tavrı söylediklerimizi doğrulamaktadır.”
  • Bu nedenle, izleme kararına karşı mağdur olan herkes tarafından tam yargı (idareye karşı tazminat) davası açılabilmelidir. Reddi halinde ise etkili iç hukuk yolu olmadığı savıyla AİHM’e başvurulmalıdır. (KA/EZÖ)


Kerem Altıparmak, AÜ, SBF İnsan Hakları Merkezi

*   Deja vu: Bir yeri daha önce görmüş olma veya bir olayı daha önce yaşamış olma duygusu.
**  Kudla/Polonya, 30210/96, 26.10. 2000, ECHR 2000-XI.
*** Malone/Birleşik Krallık, 02,08,1984, Series A. No.82, para. 84.

Ana Sayfa | Yazarlar | Arşiv-Arama | Bilgi-Belge | Çocuk Sitesi | BİAMag | Kadının Penceresi | News in English
Haber Listesi | Galeriler | Linkler | Künye | BİA Kitaplığı | BİA Hakkında

Bu web sitesi IPS İletişim Vakfınca İsveç Uluslararası Kalkınma Ajansı (SIDA) desteğiyle yürütülen, "Haklar İçin Habercilik, Haberciler İçin Özgürlük" -kısa adıyla BİA3 - projesi kapsamında yayınlanmaktadır. Web sitesinin yeniden düzenlenmesi masraflarına Uluslararası İfade Özgürlüğü Değişimi (IFEX) de katkıda bulunmuştur. Bu web sitesinin içeriği yalnızca IPS İletişim Vakfı'nın sorumluluğundadır ve hiçbir biçimde SIDA'nın tutumunu yansıtmamaktadır.